Yazar Matt Ridley, tarih boyunca fikir alışverişi ve fikirlerin bir araya gelip yeni fikirler oluşturulmasının insanlığın gelişmesinde nasıl bir rolü olduğunu anlatıyor. Diyor ki tek tek bireylerin ne kadar akıllı olduğunun bir önemi yok, önemli olan toplumun ortak beyni... Mutlaka izlemelisiniz.
yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumartesi, Haziran 29, 2013
Perşembe, Şubat 07, 2013
Hayırlısı...
Bugün bir arkadaşımla telefonda konuşurken biraz problemle karışık anlattığı hikayenin sonunda “hayırlısı” dedim. Neden sonra düşündüm de acaba bu “hayırlısı”, hayırlısını dilemek mi yoksa hadi git başımdan beni de sorunlarının içine çekme anlamında mıydı? Benimkisi iyi dilek anlamındaydı, onu yerine önce bir koyalım. Düşündüm de aslında günlük yaşantımızda sıkça kullandığımız bu joker kelime dilek anlamında geldiği kadar başka anlamlara da geliyor. Son zamanlarda sıkça duyduğum bu sözcükle ilgili naçizane diyeceklerim var, dinleyin.
Bir dil bilimci değilim ama dilime gelenleri de yazmadan duramıyorum. Şimdiden söyleyelim, sürç-i lisan edersek affola. Hayırlısını dilemeyi, dini inançlarımızdan ötürü günlük yaşantımızda sıkça kullanıyoruz. Hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine iman etmişiz en başta. Tabiri caizse kullananın fikir dünyasını yansıtan, farklı anlamlarda da kendini bulan, joker bir sözcük haline gelmiş “hayırlısı”. TDK’ya sordum nedir “hayırlısı” diye, pek bir cevap veremedi. 88.509.711 kez sorulmuş bu sözcüğü en son soran bana, hani dile gelip konuşabilse; “bulamadık kayıtlarımızda, hadi hayırlısı” diyecek. Etrafımdakilere sordum nedir “hayırlısı” diye, neden sorar bu çocuk böyle soruları “hayırlısı inşallah” dediler onlar da. Hz. Google amca da benzer şekillerini söyledi durdu. Hayırlısı, hayırlısı olsun, hakkımızda hayırlısı, Allah hayırlısını nasip etsin, hadi hayırlısı vs.
Aslında uzun uzadıya konuşarak aktarabileceğin bir temenniyi bir sözcükle de aktarabiliyorsun “hayırlısı”yla. Karşındaki dertli, senin de kafanda bir sürü iş, plan, proje vs. kaynıyor. Anlatıyor biraz uzatarak, senden bir medet umarcasına hadi söyle bana ne yapmalıyım ne etmeliyim, derdime bir çare diyor. Aldığı cevap; “hayırlısı”. Bazen karşımızdakini üzmemek için hayırlısı deyip kibarca konuyu değiştirmek, konunun içine girip kafa yormaktan daha anlamlı geliyor insana. Yorum yapmamak istiyorsundur. Çünkü bir yorum yapsan bilirsin ki muhabbetin sonu gelmeyecek.
Güzel bir muz orta yaparsın, topa kafa vuran olmaz bazen. Kendinle baş başa kalırsın, yenilgiyi senden başka üstlenip dertlenen olmaz. Öyle bir sonuç doğurur bazen “hayırlısı”. Kendince güzel fikirlerin vardır geleceğe dair. Paylaşırsın. “Bi defol git, olmayacak şeylere amin deme” diyemez karşındaki. Sana katılıp saçmalamaktansa “hayırlısı” der geçer. Hatta nasip de denilir bazen. Nasip ise bir başka belirsizlik. “Nasibin önüne geçilmez” ama bu da hayırlısı gibi hayatımızdaki belirsizlik durumlarında bize moral veren bir teselli sözcüğü. Bazen beklentin iyi bir temenni duymaktır. “Hayırlısı” o temenni oluverir senin için. Oysa duyduğunda kendini koca bir boşlukta bulursun. Baneneciliğin, vurdumduymazlığın, umursamazlığın en sert versiyonlarından biri ile karşılaşmışsındır çünkü… Bu şekli en kötüsüdür ki aslında görebileceğin en büyük saygısızlıklardan birisini görmüşsündür. Çare istersin, bulamazsın. Olabilecek en yavşak şekliyle reddedilir, geçiştirilirsin.
Özellikle belirsizlik durumlarında, en iyisini ümit etmekten başka bir yol var mı ki? O yüzden çokça kullanırız. Sınava girer, görücüye gider, borca girer, velhasıl geleceğimizle ilgili önemli bir karar alırız ve “hayırlısı”nı dileriz. Hatta kötü senaryoların olasılığı yüksek olduğunda dahi dile getirmekten kaçınıp belki polyannacılık oynayarak kendimizi kandırmanın belki de Allah’ım sen biliyorsun, kötü gelişmeler olacak, bak ben yine de hayırlısını diliyorum demek suretiyle istemem yan cebime koyculuğun dışa vurumudur.
Öyle bir şeydir ki “hayırlısı”; bazen temenni, bazen teselli, bazen de sorunlar yumağından bir kaçıştır. Anlam veremeyiz bazen olup bitene, “vardır bunda bir hayır” der geçeriz. Çünkü elimizde değildir müdahale etmek. Gücümüzün yetmediği durumlarda da başvururuz “hayırlısı”na. Bir nevi garip tesellisi işte… Hayır gördüğümüzde şer, şer gördüğümüzde de hayır vardır bazen, bilemeyiz. Olmadı diye sızlandığımız duaya, gün gelir olmadığı için şükrederiz.
Düşünün, hayırlısı olmasaydı, çekilir miydi olan bitenler?
Görsel, via
Pazartesi, Ocak 14, 2013
Vatandaş hangi Acun'a inanacağını şaşırdı!
Engin dedim, yazma dedim, Acun'un oynadığı, programları arasında yer verdiği reklamlardan sadece sen rahatsızsın, ne gerek var çeneni yormana, salla gitsin dedim ama tutamadım kendimi.
Acun Ilıcalı'nın ülkemize devşirdiği "Yetenek Sizsiniz Türkiye" ve "O Ses Türkiye" yarışmaları son sürat devam ediyorken program içerisinde yer verilen advertorial reklamlar da bir o kadar ilginç hale gelmeye başladı. Reytingler ortada. Programlar ilgiyle takip ediliyor. Haliyle reklam talepleri de artıyor. Geçtiğimiz aylarda Acun'un güvenilir imajı ve marka değerinden yararlanmak isteyen firsaturunu.com adlı online alışveriş sitesinin tanıtımı bizzat Acun tarafından yapılmış ve ardından talep patlaması yaşayan sitenin müşterilerini dolandırdığı ile ilgili haberler gündemi epeyce meşgul etmişti. Türk halkının itibar ettiği ve sempati duyduğu Acun'un, yüzünü bu tarz reklamlarla eskitmesi kendisine zarar verdiğini düşünüyorum. ING'nin -bizlere aslan diye yutturmaya çalıştığı- yaratığını bile sempatik hale getirmek için Acun'a başvurması bence Acun'un inandırıcılık eşiğini bir hayli yükseltti.
Şimdi gelelim bu yazıya konu olan advertorial çalışmalara...
Acun'un neredeyse yayınlanan her program için ayrı bir markanın tanıtım elçisi olma durumuna programlarındaki diğer ünlüler de katılmaya başladı. O Ses Türkiye'de Hadise'nin Nestle çikolata yemesi, Turkcell'in Sarı Oda'sında yarışmacıların konuşturulması, Alp Kırşan'ın zırt pırt Turkcell ürünlerini tanıtması derken en son da Hülya Avşar'ın Eskidji Bit Pazarı'ndan alışveriş yapacağını söylemesiyle beyinler infilak etti ve nihayet siz de hak vereceksiniz ki inandırıcılık kalmadı. Allah aşkına, Hülya Avşar'ın ne işi var Eskidji Bit Pazarı'nda? İzliyoruz:
Markalar açısından bakıldığında iyi bir yol olabilir bu tanıtımlar ama Acun, Hülya ve Hadise markalarına zarar veriyor. Diğer taraftan Acun'un bu tarz tanıtımların neredeyse tümünde aynı yüz ifadesine girmesi, hedef kitleye "ne yapayım arkadaşlar çok ısrar ettiler ben de bir iki kelam ediveriyorum" mesajını iletiyor ki bunu Acun'un kendi markası için aldığı bir önlem olarak görüyorum. Ekranlarda sürekli gördüğümüz için Acun'un hangi mimiğinin ne anlama geldiği ile ilgili herkesin aşağı yukarı bir fikri var. Mesela yukarıdaki reklamda "Neredeymiş bu Eskidji Bit Pazarı?" sorusundaki ses tonu ve sorunun kendisi başlı başına bir mesaj taşırken, yüzündeki ifade de aslında söylemek istediğim herşeyi özetliyor.
Ayrıca izlediğiniz bu tatımındaki "kazık" ifadesine takmış durumdayım. Bu nasıl bir vaaddir? Herşey var, bir tek kazık yok. Acun ve Hülya bu ifadeyle kendilerini nasıl yan yana getirebiliyorlar şaşırıyorum.
Velhasılı; Coca-Cola, Turkcell, Digiturk, Vakıfbank, ING Bank derken Petrol Ofisi, Lidyana, 35. sokak, Eskidji diye devam eden ve bence çıtanın giderek düştüğü tanıtımlar. Vatandaş hangi Acun'a inanacağını şaşırdı desek yanlış olmaz sanırım.
Ancak şunu söylemekte de yarar var: Acun'un iç görüleri ve toplumu okumadaki kabiliyeti çok isabetli ve yerinde işler ortaya çıkarmasından belli. Ve şov işini iyi yapıyor. Reklam konusunda da kendisine yapılan eleştirileri göreceğini ve beklentileri karşılayacağını düşünüyorum.
Ancak şunu söylemekte de yarar var: Acun'un iç görüleri ve toplumu okumadaki kabiliyeti çok isabetli ve yerinde işler ortaya çıkarmasından belli. Ve şov işini iyi yapıyor. Reklam konusunda da kendisine yapılan eleştirileri göreceğini ve beklentileri karşılayacağını düşünüyorum.
Rahmetli'den reklamın tanımını alalım ve bitirelim:
Cuma, Ocak 04, 2013
Kıyaslama sorunu?
Alışverişte yaptığım kıyaslamanın, ürünü alıp evime götürdüğümde hiçbir anlamı olmadığını anladım...
Satın alma noktasındaki alternatif ürünleri kıyaslamayı doğru yapmak ve sadece o mekana bağlı kalmamak gerekiyor. Şöyle düşünün: Çok bağımlısı değilsiniz ama ara sıra eşinizle evde film izlemeyi seviyorsunuz ve minimalist tasarıma sahip şirin evinize bir ev sinema sistemi alacaksınız. Karşınızda iki ürün var. Biri koca koca gri kolonlar, diğeri ise daha şirin ve siyah. Koca kolanlar bir sıfır önde başlıyor kıyaslamaya. Ürünü inceliyoruz ve görüyoruz ki koca kolonların sesi küçük olandan çok daha fazla çıkıyor. Harika, iki sıfır. Fiyatına bakıyoruz; neredeyse aynı. Koca kolonla küçük kolon arasında sadece on lira fark var. Ve üç sıfır. Karar verildi. Koca kolonlar alınıyor.
Kıyaslamayı bu iki ürün arasında yaptık ve koca koca kolonlarınız oldu. Hayırlı olsun. Ama neyi kıyaslamadık? Ürünün evinizde nasıl duracağını ve beklentinizin ne olduğunu. Odadaki diğer bütün her şeyden daha fazla dikkat çeken koca koca kolonlarınız oldu. Oturduğunuz sitede ses yalıtımı iyi olmadığı için çok yüksek sesle film izlemek komşuluk ilişkilerinize zarar verecek. Daha da enterasanı yüksek sesi seven birisi de değilsiniz. Odanın renk kombinasyonunu siyah beyaz yapmışsınız vs.
Gerçek şu: Mağazada yaptığımız karşılaştırmayı bir daha asla yapmayacağız. Evimize geldiğimizde bunun sesi diğerinden daha iyiydi demek sadece kendimizi avutmaya yarayacak.
Kendime not: Karşılaştırma yaparken farklı açılardan düşün.
Pazarlama şirket ruhunun gıdasıdır
Bazen pazarlama üzerine konuşmayı faydasız buluyorum. Memlekette ne kadar çok sağıroğlu sağır var arkadaş!
Bildiğiniz hikayenin yeni kahramanları
Ogilvy Istanbul, yılbaşı için güzel bir mizansen hazırlamış. Bildiğimiz ajans müşteri hikayesi ama yeni ve güncel bir içerikte. Ford Otosan'ı "Şiit! Aklınız başınızda mı sizin? Algımıza zarar verir bu iş. Olmaz!" demeyip değer verdiği ve desteklediği için tebrik etmek lazım. Helal olsun valla. Derslerde anlatılır artık...
Kart için değil, işin kendisi için bir düzeltme de benden gelsin. "Genel müdürümüze onaya götürdük. Çok beğendi ama kendisinin son bir ricası var: "Müzik olmamış, şu meşhur yılbaşı müziğini kullansak daha bütünleşik bir iş olsa... Müşteri de ne olup bittiğini daha iyi kavrar. dedi. Sevgilerimle..."
Ben bundan birşey anlamadım demiyosun, görsele tıklıyosun, ok.
Çarşamba, Ocak 02, 2013
Ne İş?
Eskiden bir reklamı ara ki bulasın. TV'de gördüğün reklamı tekrar izleyebilmek için reklam kuşaklarını takip etmekten başka çarenin olmadığı günler... Çok da eski değil, şunun şurasında üç beş yıl öncesinden bahsediyorum. Markanın web sitesinde bile bulamazdın reklamı. Sanki belli bir zümrenin malı gibi sadece ajansla iletişimi olan bazı reklam blogları yayınlayacak da izleyeceksin. Gerçi günümüzde bile hala reklamlarını web sitesinde yayınlamayan markalar var. Ne içiyolar onlar çok merak ediyorum...
Velhasılı, Allah sosyal medyayı doğuranlara zeval vermesin. "Sosyal medyanın gücü" klasik bir söylem olacak ama o gücün farkında olanlar gereğini yapıyor. İş Bankası'nın Cem Yılmaz'ın oynadığı tasarruf temalı reklam filmi TV'de yayınlanmadan önce Facebook'ta paylaşıldı ve haberler, twitler, paylaşımlar çorap söküğü gibi geldi. Sanırım fikri yayacak kitlenin sosyal medyayı kullanan, özellikle de twitter kullanıcıları olduğunun farkında İş Bankası. Daha önce de benzer araçları kullanmıştı. Başka markalarımız da var tabi sosyal medyayı etkin olarak kullanan. Bu açıdan farkında olan markalarımızı tebrik etmek lazım. Ancak mesajın doğruluğu şüphe götürmeyen durumlarda…
Şimdi gelelim reklamımıza...
Google amcamıza soruyoruz ve neredeyse bu reklamla ilgili çıkan haberlerin tümünde benzer bir ifadeye rastlıyoruz: "Ünlü komedyen Cem Yılmaz"! Cem Yılmaz ismi zaten kendi başına komedi beklentisi yaratıyor, bir de üzerine "komedyen" sıfatı eklenmesi beklentiyi ben diyeyim iki, siz deyin beş katına çıkartıyor. E haliyle de beğeni çıtası yükseliyor. Tıklıyorsun reklamı ve izliyorsun. Herkeste gülme krizine sokacak bir ya da birkaç ince espri beklentisi... Arabanın anahtarı diye kurma kolunu uzatması ve "tabak gibi çıkıyor" ifadelerinin dışında göze çarpan bir şey yok.
Bu durum, Cem Yılmaz'ın rol aldığı reklamlar açısından bence en büyük risk. Cem Yılmaz, reklamın önüne geçer mi endişesini pekiştirircesine reklamda bir espri arar oldu herkes. Diğer taraftan sürekli aynı karakter. Enerjik, yerinde duramayan bir Erşan Kuneri, bir doktor bu ne tarzı. Dolayısı ile bence Cem Yılmaz reklamları bu tipleme ile devam ederse hiçbir marka için Doritos'taki etkiyi yaratamayacak. Çünkü oradaki karakterin üzerine oturan birbirinin tekrarı Türk Telekom ve İş Bankası reklamları ve hedef kitlede sürekli espri beklentisi içerisine girip mesajın kaçırılması durumu...
Tema tasarruf ama yetmişli yıllarda ülkemizdeki tasarrufun ekseriyetimizdeki algısının bu reklamda anlatıldığı gibi olmadığını düşünüyorum. Sonuna bir Fransız bankasının logosunu koyarak Fransızca dublajla Cem Yılmaz'ı tanımayan bir Türk’e izlettirsen bu reklamı, fazlasıyla inandırıcı olur… Mekan ve tipler oradan, buradan değil çünkü. Dolayısı ile İş Bankası, bu reklam serisi ile müşteri kitlesini tanımlayarak safını da vurgulamıştır aynı zamanda.
Ve sonuç olarak reklam; singin' in the rain müzikali tarzı ve küçük detaylarıyla ilgi çekse de tasarruf için neden İş Bankası'nı tercih etmemiz gerektiğini söylemiyor. Ayrıca reklamda hem tasarruf diyorsun hem de Türkiye'nin en pahalı reklam yıldızını kullanıyor, Hollywood tadında yüksek bütçe algısı uyandıran bir prodüksiyona imza atıyorsun. Ne iş?
Son bir not: Bence bir banka "1000 lira bir anda 1 lira, 1 lira bir anda 1000 lira olur." önermesindeki virgülden öncekini söylememeli. Hem de asla.
Velhasılı, Allah sosyal medyayı doğuranlara zeval vermesin. "Sosyal medyanın gücü" klasik bir söylem olacak ama o gücün farkında olanlar gereğini yapıyor. İş Bankası'nın Cem Yılmaz'ın oynadığı tasarruf temalı reklam filmi TV'de yayınlanmadan önce Facebook'ta paylaşıldı ve haberler, twitler, paylaşımlar çorap söküğü gibi geldi. Sanırım fikri yayacak kitlenin sosyal medyayı kullanan, özellikle de twitter kullanıcıları olduğunun farkında İş Bankası. Daha önce de benzer araçları kullanmıştı. Başka markalarımız da var tabi sosyal medyayı etkin olarak kullanan. Bu açıdan farkında olan markalarımızı tebrik etmek lazım. Ancak mesajın doğruluğu şüphe götürmeyen durumlarda…
Şimdi gelelim reklamımıza...
Google amcamıza soruyoruz ve neredeyse bu reklamla ilgili çıkan haberlerin tümünde benzer bir ifadeye rastlıyoruz: "Ünlü komedyen Cem Yılmaz"! Cem Yılmaz ismi zaten kendi başına komedi beklentisi yaratıyor, bir de üzerine "komedyen" sıfatı eklenmesi beklentiyi ben diyeyim iki, siz deyin beş katına çıkartıyor. E haliyle de beğeni çıtası yükseliyor. Tıklıyorsun reklamı ve izliyorsun. Herkeste gülme krizine sokacak bir ya da birkaç ince espri beklentisi... Arabanın anahtarı diye kurma kolunu uzatması ve "tabak gibi çıkıyor" ifadelerinin dışında göze çarpan bir şey yok.
Bu durum, Cem Yılmaz'ın rol aldığı reklamlar açısından bence en büyük risk. Cem Yılmaz, reklamın önüne geçer mi endişesini pekiştirircesine reklamda bir espri arar oldu herkes. Diğer taraftan sürekli aynı karakter. Enerjik, yerinde duramayan bir Erşan Kuneri, bir doktor bu ne tarzı. Dolayısı ile bence Cem Yılmaz reklamları bu tipleme ile devam ederse hiçbir marka için Doritos'taki etkiyi yaratamayacak. Çünkü oradaki karakterin üzerine oturan birbirinin tekrarı Türk Telekom ve İş Bankası reklamları ve hedef kitlede sürekli espri beklentisi içerisine girip mesajın kaçırılması durumu...
Tema tasarruf ama yetmişli yıllarda ülkemizdeki tasarrufun ekseriyetimizdeki algısının bu reklamda anlatıldığı gibi olmadığını düşünüyorum. Sonuna bir Fransız bankasının logosunu koyarak Fransızca dublajla Cem Yılmaz'ı tanımayan bir Türk’e izlettirsen bu reklamı, fazlasıyla inandırıcı olur… Mekan ve tipler oradan, buradan değil çünkü. Dolayısı ile İş Bankası, bu reklam serisi ile müşteri kitlesini tanımlayarak safını da vurgulamıştır aynı zamanda.
Ve sonuç olarak reklam; singin' in the rain müzikali tarzı ve küçük detaylarıyla ilgi çekse de tasarruf için neden İş Bankası'nı tercih etmemiz gerektiğini söylemiyor. Ayrıca reklamda hem tasarruf diyorsun hem de Türkiye'nin en pahalı reklam yıldızını kullanıyor, Hollywood tadında yüksek bütçe algısı uyandıran bir prodüksiyona imza atıyorsun. Ne iş?
Son bir not: Bence bir banka "1000 lira bir anda 1 lira, 1 lira bir anda 1000 lira olur." önermesindeki virgülden öncekini söylememeli. Hem de asla.
Pazar, Aralık 30, 2012
Pepsi'den akıllı soğutucular
Pepsi, Türkiye'de izlediğiniz bu soğutucuları kullanacakmış. Yakında büyük marketlerde yerini alacak bu ürün satış noktasının satınalma kararındaki önemi göz önünde bulundurulduğunda iş yapar, hiç kullanmamış tüketicileri satınalmaya teşvik eder gibi geliyor bana...
Çarşamba, Eylül 12, 2012
Gelecek: Yükseltilmiş gerçeklik (Yalan Dünya)
Google gözlüğün geliştirilmiş hali olarak düşünebileceğimiz bu kısa filmdeki yaşam, günümüzden çok da uzak değil. Hepimizin gelecek senaryosunda olması muhtemel gerçeklik, aslında ne kadar da sahte ve kurmaca hayatlarımızın olacağını gösteriyor sanki. O kadar hayal kurdum ki bu videoyu izlerken. Teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyorken, bizi aynı mimik ve refleksleri kullanan robotik toplumlara dönüştürecek diye çok korkuyorum.
Gelecekte insan ilişkilerinden marka yönetimine kadar birçok alanda farklılaşmak daha da güçleşecek, yalan dünya dedikleri anlam bulacak gardaşım.
- Nesin sen müneccim misin?
- Yok, seksenli yıllarda Görevimiz Tehlike'yi izlerken "hadi len bilgisayardan bilgisayara karşılıklı konuşma mı olurmuş" , Kara Şimşek izlerken de "konuşan araba mı olurmuş" diyen birisiyim. Hadi eyvallah...
Çarşamba, Eylül 05, 2012
Reklamda ünlü (Cem Yılmaz) kullanımı - İş Bankası
“Dur dur dur. Susun bi Dakka. Ses versene şuna biraz.” Evet, abartmıyorum aynen böyle oldu reklamı ilk gördüğümde etrafımda olup biten. Son dakika gelişmesi olur da herkes susar ve haberi izler. Cem Yılmaz’lı İş Bankası reklamını da aynen bu edayla pür dikkat izledik bir arkadaş oturmasında. Başlamadan belirteyim istedim…
Daha önce şurada yazdığımız gibi İş Bankası’nın yeni reklam yüzü Cem Yılmaz oldu. Daha reklam yayınlanmadan başlayan reklamın önüne geçen ünlü kullanımı tartışmaları süredururken bir iki kalem de biz çalalım dedik. Seyirci kalacak değiliz ya…
Reklamda ünlü kullanımı ile reklamda Cem Yılmaz kullanımı birbirinden ayrı şeyler olarak algılanır oldu memlekette. Velhasılı bol kahkahalı bir reklam beklentisi oluşuyor Cem Yılmaz mevzu-i bahis olunca. Ama öyle mi oldu. Hayır. Tersine, bol mesajlı, uzun metrajlı bir serinin ilgi uyandıran ilk gösterimi gibi sonrakiler için koşullandırıyor bizi reklam. Ayrıca hiç espri yok da değil. Aralara serpiştirilmiş, Recep İvedik esprilerine katıla katıla gülenlerin anlayamayacağı nitelikte ince espriler gözlerden kaçmıyor. Başından sonuna kadar profesyonel bir işle karşı karşıyayız. Bu durumda yapılacak ilk şey takdir etmek ikincisi de birkaç eksik bulup cılkını çıkarmak. Biz de bu yönteme başvurarak önce takdir ediyor sonra da zurnanın son deliği de olsak yermekten geri kalmıyoruz. Ne yapacaksın, bu işler böyle.
Bankacılık gibi ciddi bir sektör espri kaldırmaz zatı muhterem, Cem Yılmaz yanlış bir tercih olmuş İş Bankası için. Artık cılkı çıktı bu reklamların yaklaşımına bir istop çekiyor ve ekliyorum: İletişimin dili duygusaldır. Mizah da reklamcıların sıklıkla başvurduğu duygusal bir anahtar olarak kilitli kapıların tümünü açabilecek güçtedir. Bir zihin uyuşması ile beraber geliveren satın alma hallenmesi içerisinde buluverirsiniz kendinizi. O kadar yani.
Duygulara hitap eden iletişim, mantığımıza hitap edenden daha kestirme sonuçlar doğuruyor. Marka ya da hizmete karşı olan antipatik yanımızı tavlayıp ıstarkayı koltuk altımıza yerleştiriveren bu tarz reklamlar ikna olmamızı kolaylaştırıyor: Psikolojik olarak rahatlatır, çaktırmadan -en savunmasız anımızda- mesajı verir. Mizahın kullanıldığı reklamlarda bazı mesajlar var ki sağ kolunu başının üstünden dolandırıp sol kulağı tutarmışçasına bir anlatımla seni anlamaya ve bulmaca çözdürmeye sevk eder. Reklamın arasına serpiştirilen bu unsurlar birleştirildiğinde duyulan hazzı, yaşayan bilir.
Neden Cem Yılmaz kullandı ki İş Bankası reklamlarında? İlla bir Cem lazımsa al Cem Davran’ı koy reklama bas prime time’a rahvan gitsin yaklaşımında olan pek muhterem bilmişlerin bilmedikleri bildiklerinden çok sevgili okur. Eğri oturup doğru konuşalım. Cem Yılmaz kullanırsan bilmem kaç internet sitesinde haber olur, bilmem kaç gün sosyal medyada konuşulur, bilmem kaç, bilmem kaç bir şeyler olur işte. Bir de Cem Yılmaz’ın işini ciddiyetle yapan bir görüntüsü var ve içinde olduğu her projeyi farklılaştırıyor. -Ciddi kısmı profesyonelce de okunabilir.- Kötü bir işi yok bir kere adamın, başarılı yani. Bakınız: GORA, AROG, YAHŞİ BATI. Böyle bir adamla anılmak hangi markaya zarar verebilir ki? Kaldı ki 88 saniye boyunca izleyicinin merakını reklamda tutabilecek kaç ünlümüz var Allasen!
Ürünün önüne geçme durumu tüm mizahçıların ortak kaderi. Ama Cem Yılmaz söz konusu olunca bu risk birkaç katına çıkıveriyor hemen. Hal böyle iken Cem Yılmaz’ın en ciddi reklamını izledik diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz. Reklamda tamamen İş Bankası’na odaklanılmış, açık ve net bir şekilde mesaj iletilmiş.
25. 75. 125. gibi yirmi beş ve katlarında yıllarını kutlayanı gördük de bu neyin nesi şimdi. Neden 88. yılda iletişim? sorusunu sorduğumuz anda cevabımızı da alıyoruz: “Türkiye’nin bankası.” -Ne yani Cumhuriyet kurulduğu gün İş Bankası’da mı kurulmuş diyenler şöyle kenara ayrılsın.- Daha eski -köklü- markalarımız da var elbette Vefa Bozacısı (1876) gibi ama İş Bankası’nınki ayrı bir anlamlı. Cumhuriyetin 88. yılı içerisindeyiz ve önümüzdeki 29 Ekim’de 89. yılını kutlayacağız. Bu ülke ile yaşıt ve bu ülkenin acısıyla tatlısıyla tarih sahnesindeki gelişimini kendisiyle bütünleştiren kaç markamız var? Her yıl İş Bankası için ayrı ayrı öneme sahip. Ne demişler; “Günaydın Türkiye. Türkiye’nin bankası olmak demek, piyasanın nabzını tutarken, Türkiye’nin her yerine bir nefes kadar yakın olmak demek. 88 yıldır Bizi Türkiye’nin en iyi, en büyük ve en itibarlı bankası yapan, ülkeyi büyüten hayallerin yanında olmamız. Bu hayalleri gerçekleştirmemizin sırrı ise bir bankadan daha fazlası olmak, yalnızca işin değil, hayatın da içinde olmak.” demişler. Ne güzel demişler. Uzun zamandır kullanılan “Günaydın Türkiye” teması ile ülkemizi büyüten hayallerin yanında olduklarını anlattıkları öykülere odaklanan İş Bankası’nın bir hikayesi var. Hikayesi olan markaları seviyorum.
25. 75. 125. gibi yirmi beş ve katlarında yıllarını kutlayanı gördük de bu neyin nesi şimdi. Neden 88. yılda iletişim? sorusunu sorduğumuz anda cevabımızı da alıyoruz: “Türkiye’nin bankası.” -Ne yani Cumhuriyet kurulduğu gün İş Bankası’da mı kurulmuş diyenler şöyle kenara ayrılsın.- Daha eski -köklü- markalarımız da var elbette Vefa Bozacısı (1876) gibi ama İş Bankası’nınki ayrı bir anlamlı. Cumhuriyetin 88. yılı içerisindeyiz ve önümüzdeki 29 Ekim’de 89. yılını kutlayacağız. Bu ülke ile yaşıt ve bu ülkenin acısıyla tatlısıyla tarih sahnesindeki gelişimini kendisiyle bütünleştiren kaç markamız var? Her yıl İş Bankası için ayrı ayrı öneme sahip. Ne demişler; “Günaydın Türkiye. Türkiye’nin bankası olmak demek, piyasanın nabzını tutarken, Türkiye’nin her yerine bir nefes kadar yakın olmak demek. 88 yıldır Bizi Türkiye’nin en iyi, en büyük ve en itibarlı bankası yapan, ülkeyi büyüten hayallerin yanında olmamız. Bu hayalleri gerçekleştirmemizin sırrı ise bir bankadan daha fazlası olmak, yalnızca işin değil, hayatın da içinde olmak.” demişler. Ne güzel demişler. Uzun zamandır kullanılan “Günaydın Türkiye” teması ile ülkemizi büyüten hayallerin yanında olduklarını anlattıkları öykülere odaklanan İş Bankası’nın bir hikayesi var. Hikayesi olan markaları seviyorum.
Cem Yılmaz’ın filmleri ve reklamlarında canlandırdığı karakterler Ali Cengiz oyunlarına vakıf, sinsi, uyanık hatta çakal olarak bile nitelendirebileceğimiz bir yapıda. Ve Özellikle Türk Telekom reklamlarındaki Taşkın Abi karakteri ile neredeyse aynı çizgide bir Servet Bey görüyoruz. O yüzden zihinlerdeki Türk Telekom algısını yıkmak için yoğun bir medya planına ihtiyaçları var gibi görünüyor. Mehmet Ali Alabora’nın güven veren yüzü ve imajının İş Bankası’nın devletin bankası, asla batmaz, sağlam banka algısını güçlendirdiği kesin. Bakalım Cem Yılmaz’ın esprili yanı markaya neler katacak. Bazen İş Bankası’nın soğuk ve kasıntı bulunduğu yönünde sonuçları olan bir araştırma neticesinde böyle bir tercih yapıldığını düşünmüyor değilim.
Neler gördük?
Sevgili büyüklerim düşünmüştür ama söylemeden de edemeyeceğim: 88 yıl öncesinin Türkçe’si bugünkü ile aynı değil be abi!
Sevgili büyüklerim düşünmüştür ama söylemeden de edemeyeceğim: 88 yıl öncesinin Türkçe’si bugünkü ile aynı değil be abi!
Sanat yönetimi çok iyi ama İtalya’nın bir bankası havası da yok değil reklamda. 88 yıl öncesine ait modern bir Türkiye portresi çizilse de kurgu hayallerimizle örtüşmüyor. Ayrıca hiçbir planda başörtülü birisine rastlamıyoruz ki beklemiyorduk da zaten.
Allahım beni mahçup etme, hayırlı olsun, kolay gelsin, ellerinize sağlık gibi kültürel kodlarımızı görmek memnun edici. Çünkü reklamda kullanılan her kelimenin büyük bir önemi var. Ne demiş David Ogilvy: "Metindeki her sözün bir değeri olmalıdır".
“Bankamıza gelirken önünüzü iliklemenize gerek yok.” cümlesinden amire memura, okumuşa hürmet eden bir kitlenin hedeflendiğini görüyoruz.
Bir İş Bankası girişimi olan Şişecam’a da reklam içinde reklam olarak yer verildiğini görüyoruz.
Memleketin en büyük teşebbüsü fabrika maketi olurken, memleketin en küçük tasarrufu işaret edildiğinde ablanın küçük göğüslerini görenler var aramızda. Ben onların yalancısıyım. Belki de reklamı konuşturacak bir detay olarak kurgulanmıştır. Bu reklamcılardan korkulur arkadaş.
Reklamın başında arka plandaki saat 8:25’i gösterirken reklam sonundaki saat ise 10:20'yi ya da 16:50'yi gösteriyor. (tam çözemedim) 88 saniyeye göre bir ayarlama yapılsaymış keşke. Çok büyük bir nokta atlanmış vah vah vah :)
O kırmızı ve sulu elma çocuğun elinden alınmayaymış iyiymiş. Sen ye çocuğum denilmeliymiş. Büyüklerimiz öyle yapar, yapmalı.
Çok ağdalı yazıyosun be koçum diyen büyüklerimin ellerinden öpüyor, yine David Ogilvy’nin bir sözü ile noktalıyorum: “İnsanlar ürünü satın alır, televizyondaki reklamı değil."
Cuma, Ağustos 10, 2012
Hilal Cebeci Reklam Ajansı
Ve beklenen olmuş, Twitter’da bir nokta bir milyondan fazla takipçisi olan Hilal Cebeci reklam ajansı kurmuş. Hilal Cebecinin pozları malum. E takipçileri de malum. Daha önce ünlülerin Twitter hesaplarında reklam aldıklarını duymuştuk. Hilal Cebeci işi resmiyete dökerek Tweet Reklam, Fotoğraf Reklam, Arkaplan Reklam, Video Reklam olmak üzere 4 kategoride markaları reklam yapacakmış.
Reklam sektörüne yeni bir soluk getiren [kısık soluk ya da hızlı nefes de diyebiliriz - veyahut "sektöre soluk soluğa giren" şeklinde bir tanımlama da yapabiliriz] Hilal Cebeci Reklam Ajansı'nın web sitesinden aynen aktarıyorum:
[Merhaba;
Hilal Cebeci ve Takipçileri Markanızı Bekliyor.
2000 yılında çıkardığı ilk albümle hayatımıza giren ve yaklaşık 12 senedir yaptığı müzik albümleri ve televizyon programlarıyla medyada adından sıkça söz ettiren Hilal Cebeci kısa sürede sosyal medya ekosistemi içinde önemli bir isim haline gelmiştir.
Sosyal medya, hayatının önemli bir parçası haline gelen Hilal Cebeci, twitter'daki ilgi çeken paylaşımları ve tweetleriyle, kısa sürede bir twitter fenomenine dönüşmüştür.
Twitter'da günden güne artan ve bir milyonu aşan takipçi sayısıyla sosyal platformun vazgeçilemeyen yıldızı olan Hilal Cebeci, şimdi de markanızı sosyal platformda sevenlerinle buluşturuyor. Siz de markanızın reklam ve tanıtımlarının, Hilal Cebeci tarafından sosyal medyada daha çok insanla buluşmasını istiyorsanız bizimle iletişime geçiniz.]
Yalan yok, metinden hep beraber fena halde etkilendik. Özellikle sosyal medya ekosistemi kavramı profesyonellik kokuyor. Hilal Cebeci, malum pozlarıyla artırdığı takipçileri sayesinde para kazanmanın yolunu buldu, bulacak. Bakalım hangi babayiğit ablamıza reklam verecek. Merakla izliyoruz.
Kategorilerle ilgili merak uyandıran çalışmalar ise devamına tıkladığınızda hemen kapının eşiğinde sizleri bekliyor...
Çarşamba, Ağustos 01, 2012
İş başvurusu...

Eğer bu konuyu ilk yazan olsaydım, "İş başvurusunda dikkat edilmesi gereken bilmem kaç altın kural" şeklinde bir başlıkla giriş yapmayı o kadar çok isterdim ki... İnternette dolaşırken karşıma çıktı. Paylaşmassam kendimi üzmüş olurum. Benzer bir yaklaşımla ilk işime başladığım günleri hatırladım. Aynen paylaşıyorum:
İş başvurusu nasıl yapılır?
İş başvurularında sadece işvereni memnun edecek cevapların işe alınmanıza yetmeyeceğini bilmeniz gerek. Bazen tam tersi cevaplar daha sonuç alıcı olabilir. İşte size yaşanmış bir başvuru hikâyesi:
1. Adınız Soyadınız:
1. Adınız Soyadınız:
Mehmet Tartar
2.Yaşınız:
Yirmi sekiz.
3) Şirketimizdeki hangi pozisyon için başvuruyorsunuz?
Mümkünse yatay bir pozisyon için. Eğer daha ciddi bir cevap istiyorsanız, ne iş olsa yaparım. Şart öne sürebilecek durumda olsaydım, burada olmazdım.
4. Düşündüğünüz ücret:
4. Düşündüğünüz ücret:
Aylık 5.000 YTL maaş artı yıllık kârdan yüzde 10 hisse! Eğer bu mümkün değilse, siz bir ücret önerin, ben size evet yahut hayır derim.
5. Egitiminiz?
5. Egitiminiz?
İdare eder!
6. Son işiniz?
Sadist bir şefin deneme tahtası olmak.
7. Son ücretiniz:
Hak ettiğimin çok altında.
8. Önemli başarılarınız:
Arakladığım kalemlerden muhteşem bir kolleksiyonum var; evde sergiliyorum.
9. İşten ayrılma sebebiniz:
Bkz. Cevap 6.
10. Size ulaşabileceğimiz saatler:
Banka atm'si gibiyim: 7/24.
11. Çalışmak istediğiniz saatler:
Pazartesi, Salı ve Perşembe 13.00-15.00 arası.
13. Şimdiki işvereninizle görüşebilir miyiz?
İşverenim olsa burada olmazdım.
14. Fizik durumunuz 20 kilogramdan fazla taşımanıza engel mi?
Belli olmaz, ne taşıdığıma bağlı.
15. Otomobiliniz var mı?
Evet, ama soru yanlış sorulmuş. "Çalışır durumda bir otomobiliniz var mı?" diye sorsaydınız, cevabım farklı olurdu.
16. Daha önce bir yarışma veya madalya kazandınız mı?
16. Daha önce bir yarışma veya madalya kazandınız mı?
Madalyam yok ama lotoda iki kere 3 tutturdum.
17. Sigara içiyor musunuz?
Otlanacak bir enayi bulabilirsem.
18. Beş yıl sonra ne yapmayı hayal ediyorsunuz?
Bana tutkun zengin bir fotomodelle Bahama Adaları'nda yaşamayı. Bir yolunu biliyorsanız bunu beş yıl beklemeden de yapabilirim.
19. Yukarıdaki bilgilerin doğruluğunu taahhüt ediyor musunuz?
19. Yukarıdaki bilgilerin doğruluğunu taahhüt ediyor musunuz?
Hayır, ama sıkıyorsa aksini iddia edin.
20. Sizi bu başvuruyu yapmaya iten gerçek sebep nedir?
Birbiriyle tutarlılık derecesini kestiremediğim iki cevabım var:
a) İnsan sevgisi ve tüketicilerin iyi beslenmesine katkıda bulunma arzum.
b) Gırtlağıma kadar borca batmış olmam..
Sonuç: Mehmet Tartar işe alındı.
Pazartesi, Temmuz 23, 2012
Alfabetik Sıralamaya Göre İstanbul Birinci
İnsan iyi şeyler söylemek istiyor bi yerde, ama olmuyor arkadaş. Uzun uzun da yazmak istiyor ama yaza yaza da iftar gelecek. O yüzden şöyle bi özet geçelim.
Şimdi efendim burası Tokyo'nun resmi sitesi, burası Facebook sayfası(2.127), şurası da twiter (2,712) sayfası. Bu gördüğünüz Madrid'in resmi sayfası, şurası Faceebok (35,811), burası da Twitter sayfası(8,101). Bir de Youtube sayfası var unutmadan. Şimdi tıkladığınız yer İstanbul'un resmi sitesi, bu tıkladığınız Facebook (3,574), bu da twitter (709) sayfası.
Tokyo Kasım 2011'de, Madrid Nisan 2012'de İstanbul da Temmuz 2012'de logo lansmanlarını yaptılar. Velhasılı erken kalkan yol almış, Japon kardeşlerimiz logonun anahtarlığını bile yapmışlar. Bu arada Japon ve İspanyol kardeşlerimiz kendi dillerinin yanında, İngisizce(l) ve neden Fransızca web sitesi yaparlar diye bizimkiler hiç sorgulamışlar mıdır acaba? Aslında seçilen logonun da oylamaya sunulan logo olmadığını sadece ben bilmiyorum, yazının devamına tıkladığınızda siz de şahit olacaksınız.
Şimdi kendi kendinize yorumlayın bakalım ama fazla dağılmayın oruç oruç... Yorumlarken içeriklere ve tasarımlara da alıcı gözle bir bakın!? Öyle boş boş gezinmeyin... Sonra sağda solda bilmiş bilmiş ahkam kesip duruyosunuz.
Bu arada fazla vakit kaybetmeyin diye söyleyivereyim, Madrid'in logusunda yirmibinyirmi değil, M20 yazıyor. Bu Magirus dolmuşların modeli gibi bişey yani...
Benden ne olur?
Senden ne olur sorusuna hepiciğinizin verdiği ilk cevabı biliyorum :P
Kampanyanın Facebook sayfasında hoyratça sömürebileceğin dört yılını hangi bölümde geçirebileceğinle ilgili tahminler yapılıyor sevgili ergen. Giriyosun sayfaya, takılıyosun kafana göre. Tam senlik, bol vakit harcayabilirsin. Girmişken İzmir Ekonomi Üniversitesi'nin bölümleri dışında bir öneride bulunuyorlar mı onu da bir kontrol ediver...
Bu arada benden cacık olur mu?
Çarşamba, Mart 14, 2012
Arçelik - Vestel : Renkli bir rekabet
Arçelik'in "in love" ve Vestel'in "u-color" serisi ürünleri ile beyaz eşya sektöründe renkli bir rekabet başladı. Gerçi beyaz eşyanın artık sadece adı beyaz eşya olarak kaldı o başka...
Görünen o ki; üretici tarafındaki yeni ürün geliştirme ve tüketici tarafındaki kendini ifade etme ihtiyaçları yeşil, kırmızı, mor vs. renklerdeki ürünleri hayatımıza soktu. Daha önce de yazdığım üzere, Arçelik; Çeliknaz'ı tanıttığı yeni reklam kampanyasında vurgu yaptığı tasarım, estetik, stil ve zerafet sahibi ürünlerinden ilki olan çamaşır makinelerini tanıtmaya başladı. Vestel ise küçük ev aletlerinde başlattığı renkli ürün seçeneklerine buzdolabını ekledi.
Ülkemizin
iki önemli üreticisi bu markalarımızın rekabeti tasarıma eskiye oranla daha
fazla önem veren tüketiciler için de bulunmaz nimet. Ancak
Vestel'in, kampanyasını Burcu Güneş'in seslendirdiği Arçelik ile rekabetini
sürdürülebilir hale getirebilmesi için daha fazla çaba sarf etmesi gerekecek
gibi. Ayniyesi iştir kişinin lafa bakılmaz derler ya hani. Uzun lafın kısası
birkaç gözlem paylaşarak somutlaştırayım.
Reklam Alemi Vestel'in reklamına ilişkin bir detayı yakalamış. Reklamda kullanılan elleri boyalı çocuk görseli Google Images’ta yapılan aramada çıkan bir görsel. Shutterstock kaynaklı olduğu belirtilen görselin, yaklaşık 10 ayrı reklam kampanyasında kullanılmış bir görsel olduğu yönünde de bir yorum var.
Ürün yüksek ilginlikli olunca ikna çabalarının da daha bütünleşik olması gerekiyor. İyi yazılmış duygusal bir hikaye, diğer tüm seçenelere göre tüketiciyi daha fazla etkileyecektir.
Pazartesi, Ocak 30, 2012
Teksüt: Gönen'den Tek Süt
Teksüt reklamı hoş olmuş. Çizgi film karakteri gibi koşan kızın sahnesi dışında abartıyı yerinde ve göze batmayacak şekilde kullanmışlar. Bu abartıyı bir zeytinyağı reklamından hatırlıyorum ama tam olarak çıkaramadım.
Hikayesi 1956 yılına dayanan bir marka. Ama yeni yeni farklılaşmaya çalışıyorlar. Burası Teksüt'ün, şurası da Sütaş'ın Facebook sayfası. Web siteleri de şunlar: Teksüt, Sütaş. Rekabete sadece televizyon reklamı ile dahil olmanın yeterli olmadığını birileri anlatsa iyi olur. Yılların emeği ile bugünlere getirdikleri markalarına daha çok önem vermeli ve biraz da değer üretmeliler. Zira tüketici dediğin sadece peynir süt vs. tüketmekle doymuyor.
Çarşamba, Ocak 25, 2012
Değişim enerji verir
"Kaliforniya Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre bilgisayarının masaüstü görüntüsünü değiştirmek bile insana yeni bir enerji veriyormuş" şeklinde bir veri paylaşsam inandırıcı olurdu değil mi?
Tam olarak deneyimlemenizi istediğim şey bu. Evet, arasıra hatta sık bir periyotta cep telefonunuzun, bilgisayarınızın vs. kişisel teknolojik cihazlarınızın arka planlarını değiştirin. Size yeni bir enerji kazandıracağını farkedeceksiniz. Böyle bir araştırma yok ama naçizane deneyimledim. Benim gibi minimalist çalışmaları seviyorsanız şuraya bir göz atabilirsiniz.
Değiştirin, önce kendinizi...
Salı, Ocak 24, 2012
İki reklam arasındaki tek farkı bulun!
Pamela Anderson'un reklam yüzü olduğu Patos'un yeni reklam kampanyasını izlemişsinizdir. Henüz yayınlanmadan kendisinden söz ettiren Megan Fox'lu Doritos Fritos reklamı gibi Patos reklamının da PR'ı iyi yapılmıştı. Reklamın ilk karesi sosyal medyaya düşmüş, ardından giydiği mayo sayısına kadar reklamla ilgili haberler yayılmıştı.
Kampanya ile ilgili bir detayı paylaşmak istedim. İlk yayınlanan reklamın suni teneffüs anında Pamela ile zeki çocuğun dudak temasını görüyoruz. Ancak sonradan bu kısmı kaldırmışlar. Muhtemelen RTÜK'ten uyarı aldılar. Ya da kendilerine reklamla ilgili şikayetler geldi ve düzeltme yaptılar. "Aile var kardeşim ne biçim reklam yayınlatıyorsunuz böyle" kalıbıyla gelen şikayetleri duyar gibiyim.
Google amcaya bir sorayım dedim Patos'u... Kimdir, neyin nesidir? Karşıma ilk çıkan sonuç Pamela Patos Yiyor | facebook.com başlığındaki facebook hesabının reklamı. Hesap çok durağan, yetersiz, interaktivite sıfır. Bilgiler başlığını tıklıyorum "henüz bilgi yok" diyor! Birkaç fotoğraf ve videodan ibaret yetersiz bir sayfa. Diğer taraftan Kraft Foods Company web sitesinin Patos başlığında hala Beren Saat bulunuyor. Yeni reklam kampanyası burada paylaşılmaya değer görülmemiş herhalde, yok.
İnternetteki bütün sitelerde ilk reklam var. Ancak televizyonda yayınlanan reklam farklı. Enteresan... Milyon dolarlık reklamlar yapıyor ama bunu bir türlü bütünleşik hale getiremiyosun. Rakipler sosyal medyada güzel işler çıkarıyorken bu kadar dağınık bir algı yönetimi insanı düşündürüyor.
İlk reklam:
Revize edilen reklam:
Perşembe, Aralık 22, 2011
Mevlana hoş görür müydü?
Para-pulun, makam mevkinin, gösteriş ve şöhretin ön planda olmasını,
Makamı olanın en ön safta, olmayanın aralarda, arkalarda, yanlarda ve ayakta olmasını,
Turist gelse de, üç beş milyon kuruş kazansak diyen esnafı,
Konser verip para kazananları,
Para karşılığı sema edenleri,
İhtifâlleri para kazanma kapısı olarak görenleri,
Sema izleyebilmenin kendisini anlamaktan daha önemli olmasını,
Mesnevinin süs olduğu vitrinleri, kütüphaneleri,
Türbesinin turistik bir ziyaretgah olmasını,
Kabrine eğilip öpenleri,
Emanetlerine elini yüzünü sürüp Allah’tan af dileyenleri,
Sevimsiz binalarının, plansız yollarının, semazen figürleriyle süslendiği türbe önünü,
Kadın tursitlerin arasına girip elindeki Mevlana “figürlü” anahtarlıkları satmaya çalışırken bir taraftan da çapkınlık yapan seyyar satıcıları,
Algısız vergisiz, merdiven altında ürettiği yedi öğüdünü fahiş fiyattan satan zat-ı muhteremleri,
Hamken yanmayı, fırında yanmak olarak yabancı dile çeviren elleri,
Her Şeb-i Arus’u reklam geliri olarak görüp para kazanmak için ısıtılıp ısıtılıp aynı cümlelerle sunulan yayınları,
Öğütlerinden alıntılarla, türbesinden fotoğraflarla oluşturulan uyduruk reklamları,
Yedi cihana yayılan hoşgörü felsefesinden bir yudum almamış, bir nefes çekmemiş komşularını,
Felsefesinin doğurduğu, milyonlar kazanan yazarları, sanatçıları,
Kendisini siyasete alet edenleri,
Sema “gösterisi”nden sonra bir an evvel dışarı çıkabilmek için birbiriyle yarışanları,
Düğün gecesini çile gecesine çeviren dolmuş ve taksi şoförlerini,
Kapısında dilenenleri,
Törenlerde yerini beğenmeyip esip gürleyenleri, ona buna sataşanları,
Protokoldeki beyzadenin kendisini falancadan filancadan daha önemli görüp verip veriştirmesini,
Törenlerdeki tanıtım stantlarından ceplerine dörder beşer tane promosyon ürünü tıkıştıran aşıklarını,
Türbesindeki restorasyonu tenekelerle kamufle edenleri,
Tıkış tıkış kaldırımda yere tükürecek boşluk bulabilenleri,
Düğün gecesinde vatandaşa kömür dumanı solutanları,
Adını peynirli böreğe verenleri, bir buçuk Mevlana yiyenleri,
Hoşgörü felsefesini “kültür turizmi”, sema “gösterisi” ve “konser”le anlatanları,
Kendisini daha henüz anlamaya çalışan bendenizi,
Dile gelip de söylenemeyen daha nicelerini...
Mevlana hoş görür müydü?
Mevlana hoş görür müydü?
Cevabı kendisi versin Pir.
Mesnevi’nin daha ilk satırlarında der ki; “Herkes kendi anlayışına göre bana dost oldu. İçimdeki sırları araştırmadı. Benim sırrım feryadımdan uzak değildir. Lâkin her gözde onu görecek nûr, her kulakta onu duyacak kudret yoktur.”
Her an yanan, yüzyıllardır sönmeyen bir ateşin etrafında topladı herkesi.
Herkes kendi anladığınca bir şeyler doldurdu heybesine. Sözün özü; milyonları doyurdu yine; madden, umulur ki hem de manen.
Ün peşinde koşan, siyaset yapan, ilgi isteyen, para dileyen, takiye yapan, halinden şikayet eden, azla yetinemeyen aşıkları, ziyanda olduklarını umarım bir gün anlarlar.
Selam olsun…
Perşembe, Aralık 15, 2011
İpragaz: Pissi!
Çocukluğum Zonguldak’ta geçti. Her hafta Aygaz gelirdi mahalleye. …Ayyygaaazz, dıddıttı… Set üstü ocakları kullanmak için alınan mutfak tüplerini Aygaz olarak isimlendirmişiz tabi o zamanlarda. Üniversite yıllarında öğrenci evimizdeki mutfak tüpüne ben Aygaz diyorken arkadaşım da İpragaz diyordu. Onun hikayesi de benimkinden farklı değil anlaşılan…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








